İman ve Kuran

0 28

İman ve kuran… Günler günleri, aylar ayları kovaladı ve tekrar Ramazan Ayı’na ulaştık, Elhamdülillah! En çok neleri hatırladık, en çok nelere motive olduk Ramazan’a kavuşunca? Teravih namazı mı, oruç mu, fıtır sadakası mı, itikaf mı ya da Kadir Gecesi, yani Kuran-ı Kerim mi?… Elbette hepsi, ama daha çok Allah’ın kitabı. Çünkü, Bakara Suresi’nde Ramazan Ayı Kuran’ın indirildiği ay olarak ayrıca vurgulanmakta ve dikkatlerimiz Allah’ın kitabına çekilmekte. Bu nedenle, Ramazan’da Kuran’a doyulur ve Müslümanlar inançlarını, amaçlarını, hayatlarını… Kuran’a göre tekrar gözden geçirirler. Fakat daha sonra sanki her şey eskiye döner ve sadece Ramazan Ayı’na özgü olmayan Kuran arkadaşlığı bir sonraki Ramazanlara uğurlanır. İşte Ramazanlar böyledir!…

İman ve Kuran

Kuran’la hemhal olmak Allah’la konuşmak değil midir? Niçin sadece Ramazan’da Allah’la irtibat kurulur da diğer aylarda Allah unutulur. Yoksa, farkında olmadığımız ve Kuran’a hakkıyla sarılmamıza engel olan sorunlarımız mı var? Öyleyse, kendimize doğru soruyu sormamız gerekir? Kuran’ı niçin ve nasıl okumamız gerektiğine dair ciddi bir soru… İman ve kuran arasındaki bağ son derece önemlidir.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a): “Hayatımın öyle bir anını yaşadım ki, birimize Kuran’dan önce iman verilirdi. Bir sure Muhammed’e (s.a.v) inerdi, sonra biz onun helal ve haramını öğrenirdik. Öğrendiğimiz noktada durmamız gerekmezdi, sizin Kuran’ı öğrendiğiniz gibi. Sonra görüyorum ki, sizden bir adama imandan önce Kuran veriliyor. Fatihatü’l-Kitabı sonuna kadar okuyor ve içindekileri anlamıyor. Neyi emrettiğini ve neyi yasakladığının farkında değil. Durup, Kuran’ı adi hurmaları saçıp dağıttığı gibi saçıp dağıtması kişiye yakışmaz.” (Taberani, Evsat; Mecmeu’z-Zevaid, 1/161).

Abdullah İbn-i Mesud (r.a) adamın birine şöyle dedi: “Sen fakihi çok, kurrası az, Kuran’ın ahkamına uyulan fakat hurufatına hakkı verilerek okunmayan, isteyeni az, vereni çok –peygamberimizin emrettiği gibi– namazın uzatılıp, hutbenin kısa tutulduğu bir zamanda yaşıyorsun. Öyle bir zaman gelecek ki, fakihi az fakat kurrası çok olacak. Kuran düzgün okunacak fakat ahkamına riayet edilmeyecek. Dilenen çoğalacak fakat veren azalacak. Hutbeler uzatılacak fakat namaz çabucak kılınacak. Arzular amellere tercih edilecek.” (İmam-ı Malik, Muvatta).

Evet… Dini Hz. Muhammed’den (s.a.v) öğrenen Sahabe-i Kiramın işaret ettiği gibi belki de bizler Kuran’ın dillerde süslendiği ama boğazlardan aşağı indirilmediği bir dönemdeyiz. Aanlaşılmaya ve hayata aktarılmaya çaba sarf edilmediği bir dönemdeyiz. Kuran tutkunlarının az olduğu halde cahil Kuran tüccarlarının çok olduğu, insan sözünün değer verilerek uzatıldığı bir dönemdeyiz. Fakat Kuran’la yoğrulan namazların –Allah-ü Teala ile buluşmaların– kısa tutulduğu ve arzulara tabi olunduğunda Kuran’ın kültür-sanat malzemesi olarak veya benim ayetim senin ayetini döver gururuyla ilmi kariyerlerin kudretlerinin ortaya konduğu bir savaş alanı olarak veyahut da Buldum! Buldum! heyecanıyla çırılçıplak –nebevi Kuran ilminden mahrum kalınmış bir şekilde– insanların önüne çıkıldığı bir zamanda yaşamaktayız. Her halde Kuran’ın tahtı iman olmadığında –Kuran’a iman ile yaklaşılmadığında– kalplerde olmayan şeyler meydanlarda dolaşmakta, aldatmakta ve aldanmaktayız…

Kuran Sıradan Bir Kitap Değil

Kuran, sıran bir kitap değil; Hz.Peygamber (s.a.v) herhangi bir insan değil; Sahabe-i Kiram herhangi bir topluluk değil, Asr-ı Saadet, herhangi bir zaman dilimi değil… Yani, Hz.Peygamber’e (s.a.v) tabi olunarak Kuran’ın okunması, anlaşılması ve yaşanması gerektiği gibi, İslam’la Sahabe-i Kiramın hayatının inşasını da –Allah’ü Teala’nın vahyini göndererek dini ve kulları için murat ettiği akıbeti de– derinlemesine düşünmek gerekir. Bu sayede, Hıra’dan Hz.Aişe’nin (r.anha) odasına uzanan dopdolu bir hayatı özümsemiş ve Kuran’ı Kerim’i okumanın amacı nedir fark etmiş oluruz. Aksi takdirde Ehli kitaba benzemiş oluruz ki büsbütün Allah’ın rahmetinden uzaklaşmış oluruz.

Ebu’d-Derdâ’dan (r.a) rivayet edildiğine göre: Bir gün Rasulullah (s.a.v) ile beraberdik. Derken dehşetle göğe bakakaldı. Sonra “Şu anlar, ilmin insanlardan alınıp götürüldüğü anlardır. Öyle ki, bu hususta insanların elinden hiçbir şey gelmez (Öyle ki, onlar o ilimden hiçbir şey elde edemeyecekler)” buyurdular. Ziyad İbn-i Lebid el-Ensârî araya girip: “Bizler Kurân’ı okuyup dururken ilim bizlerden nasıl kapıp kaçırılır? Bundan sonra Vallahi biz onu hem okuyacağız, hem de çocuklarımıza, kadınlarımıza okutacağız!’ dedi. Rasulullah (s.a.v) da: “Anasız kalasın, ey Ziyad, ben seni Medine’nin en fakihlerinden, derin kavrayışlı alimlerinden sayardım. (Bak) işte Tevrat ve İncil, Yahudi ve Hıristiyanların elinde, onların ne işine yarıyor? (Sanki onunla amel mi ediyorlar?)” buyurdu. Daha sonra Ubade Bin Samit ile karşılaştım. O’na: “ kardeşin Ebu’d-Derdâ’nın ne dediğini duymuyor musun dedim ve söylediği şeyi ona haber verdim. Şöyle mukabele etti: Ebu’d-Derdâ doğru söyledi. İstersen insanlardan ilk kaldırılacak ilmi sana haber veririm: Huşu. Yakında Cuma Mescidi’ne camiye gireceksin de orada huşu sahibi hiç kimse göremeyeceksin.”. (Tirmizi, İlim 5, 2653; Darimi)

İman ve Kuran ilişkisinin çok iyi anlaşılması gerekiyor.

Selamünaleyküm…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.